22 Ocak 2013 Salı

İMRALI SÜRECİNİN GÖSTERDİKLERİ -4




"İmralı Sürecinin Gösterdikleri -3"den bir alıntıyla başlamak isterim.


"Bundan yaklaşık olarak üç sene önce dünya çapında gelişen hadiselerin değerlendirilmesi amacıyla bir yazı kaleme almıştım. Yazının konusu özelde Ortadoğu üzerinde güç mücadelesi yapan hâkim güçlerin dayandıkları projelerin neler olduğu ile ilgiliydi. O günlerde pek anlaşılamayan fakat son gelişen hadiseler vesilesiyle daha rahat görülebileceğini ümit edebileceğim projeler…
Özetle şöyle idi:

a) An
glo-Sakson Devletlerin güdücülüğünü yaptığı BOP diye meşhur olmuş proje
b) Siyonist beynelminel sermaye ve devletinin (İsrail’in) güdücülüğünü yaptığı Parçalanmış Ortadoğu Projesi (POP)
c) Pers-Şii güdücülüğünde merkezî iradesinin İran olduğu Şii Antiemperyalizmine dayalı bir PERS hegemonyası
d) Müesses bir yapı güdücülüğünden mahrûm ehl-i sünnet dev halk yığınlarının –farkında olmadan- aradığı ve hayalini yaşattığı ismi konulmamış İSLAMÎ BÜYÜK DOĞU PROJESİ.

Bu projelerin statik olduğunu, isimlendirmeler değişse bile ruhunun değişmeyeceğini özellikle hatırlatmak isterim.

Burada kritik soru; Anglo-Sakson aksı üzerinde hareket ederken, kendi adımıza hangi projenin hesabında olduğumuz ve bu projenin bağlısı bulunduğumuz “iman kutbu”nu hangi “ideolojik sistem”le hayata taşımak idealine bağlandığımızdır?"

Türkiye'nin ve genelde de Arap Baharı ile değişime uğrayan ülkelerin, Anglo-Sakson bir aks merkezinde hareket ettiklerini görüyoruz. 

İmralı Süreci de Türkiye açısından aynı aksın hedeflediği Ortadoğu hesabının bir parça mevzu olarak hal edilmek isteniyor. 

Öcalan'ın gayet pragmatik bir okumayla yaptığı tahliller ile Anglo-Sakson aksa dayanan Türkiye'nin politikaları örtüşüyor. Türkiye'nin Öcalan'ı parlatması da bu sebepten.

PKK'nın silahları bırakması yönünde bir şart dayatıldığını düşünenler fena halde yanılır. PKK'nın varlığını ve silahını korumayan hiç bir çözüm şeklinin sonuç getirmeyeceği açık. Türkiye bunu biliyor. Dolayısı ile müzakerelerin Ortadoğu konusunda ortak bir okuma çerçevesinde yürüdüğünü önümüzdeki günlerde göreceğiz. 

Kısaca PKK'nın tasfiyesi üzerinden değil, yeni PKK'nın misyon ve konumunun ne olacağı üzerinden bir müzakere yürüyor. Kuzey Irak Kürt yönetiminin kendisine bağlı topraklar olarak gördüğü coğrafya içinde PKK'nın varlığından pek de hoşnut olmadığı fakat bugüne kadar açık bir çatışmaya da yanaşmadığı bilinen bir husus. Daha önce bu denendi ve başarılı olamadı. Temel mesele PKK'nın yeniden şekillenen Ortadoğu coğrafyasında istihdam edileceği "iş ve yer" meselesinin hal edilip edilemeyeceğinde düğümleniyor. Müzakerelerin kilit noktası bu ve elbette yeni bölgesel entegrasyonun "ideolojik" muhtevasında!.. Bu bakımdan iki temel başlık öngörebilirz; Birincisi PKK'nın hakimiyetinde bir coğrafya ihtiyacının giderilmesi. İkincisi ise bu hakimiyet sahasının bölgesel hakimiyete hangi kurgu içinde dahil olacağıdır. 

Türkiye bu kurgunun model uygulamasını - bir samimiyet ispatı meselesidir de- "demokratikleşme" çerçevesinde göstermek mükellefiyetine girerek gösterecek. Bu zaten üç aşağı beş yukarı herkesin görebildiği bir husus. 

Bu "model" kurgunun hakimiyet kuracağı bölgeleri şöyle resmedebilirz. Birinci halka çekirdek bölge Anadolu olmak üzere Türkiye, ikinci halka Kürdistan bölgesi ve üçüncü halka ise Arap bölgesi.. 

Türkiye'nin hem Irak ve hem de Suriye coğrafyasında Sunnî Arap muhalefetinden yana aldığı tavır ile Kürdistan Bölgesini entegre etmeye yönelik adımlarını bu gözle görmek gerekir. PKK meselesine dair yapılan açılımın, Suriye politikasıyla birlikte kazandığı ivme de izahını yaptığımız "hakimiyet" ihtiyacını tatmin edecek bir çerçeve belirtiyor. Suriye meselesi ile PKK meselesinin birbirine bağlı olarak ivmelenmesi bunun açık göstergesi.

Burada dikkat çekmek ihtiyacında olduğum bir hususu tekraren belirtmek isterim. Bu da Oslo Süreci ile İmralı Süreci'ne karşı takınılan 180 derecelik tavır değişikliği ile görünen bir iç aktörün varlığı. 

Hükümetin dikkat etmesi gereken "truva atı"nın hangi maksatla bu derece bir tavır değişikliğine gittiğidir?.. 

Özellikle "demokratikleşme" çerçeveli kurgu ileride Türkiye'nin yumuşak karnı olarak nasıl kullanılacaktır?

Bunun hesabında olanların süreci baltalamak üzere, sürece dahil olduklarını ve temel meselelerinin de "demokratikleşme"ye muhalefet demek olmadığını-olamayacağını bilmem görenleri var mıdır?

Yani temel mesele yine ortada durmaktadır? Hangi "dünya görüşü"nle oyun kurucu bir role soyunacaksın? Dayandığın değerler ve hayat tarzını taşıyacak ve çevrene mal edecek "ideolojik" bütünlüğün nedir? Buna dair bir hazırlıksızlığın maliyetlerinin hangi çapa varacağını "bizim" camia farkında mıdır?

14 Ocak 2013 Pazartesi

GAZETECİ, YAZAR VE GÖRSEL MEDYA MENSUPLARININ DİKKATİNE!..

TELEGRAM NEDİR? 
YILLARDIR SÜREN ARAŞTIRMALARLA BU KONUDA EN EHLİYETLİ KADRO OLMAK YOLUNDA EMEK SARF EDİLDİ. ŞİMDİ KAMUOYUNU BİLGİLENDİRMEK ÜZERE HAREKETE GEÇTİLER.
 HERKESLE VE HER KESİMLE BÜTÜN ÇABALARININ VERİMİNİ PAYLAŞMAK ÜZERE!..
ÖZELLİKLE GAZETECİ, YAZAR VE GÖRSEL MEDYA MENSUPLARININ DİKKATİNE!

DUYARSIZ KALMAYIN!.






13 Ocak 2013 Pazar

İNSAN


Emanet..
İnsan müslümansa eğer
Zaten idrakine varmışsa müslümanlığın
Tek yolu olduğunu insanlaşmanın...
Müslüman eğer insanlaşamadıysa
Diğer insanların -gözünde-
Eğer müslümanlaşamamış diye -sözünde-
Mühürleyebiliyorsa DOĞRU ÖLÇÜ içinde -diğer insanları-
BİLGİSİYLE,
Bil ki
başlamıştır İslamın çağı
kurulmuştur İNSAN olma otağı...
İnsan müslümansa eğer
Zaten idrakine varmışsa müslümanlığın
Kesiksiz ve daim
Ve pazarlığına girmeden -emanet kendisine ya!!!..- dışındakilerle
Ve olduğu gibi teslim olmakla -emanet kendisi ya!!!- içindekilerle
Genişliğine ve derinliğine
Teslim olduğu kadar teklif eden kendini
İnsan müslümansa eğer..

VELİ ODUR Kİ ÖLÜMDÜR!..




Yazıya başlarken soru üstüne soru. Soruyor ne demek istedin diye?!... “Ağlarken
rahatlıyorum”…  Ben de yazarken diyorum.

Kalbin ameli inanmaktır evladım dedi dede.

Hayat inanmak ve bu uğurda mücadele.  Hayatın bu
mücadele kısmında ölçüler üst üste.

İnanmak ne kadar zor!!!... Bunca zaman tesellisinde ve gölgesinde yaşamışım inanmanın.
İnanıyorum tesellisindeymişim. Ve derken büyük veli “kâfirler” diye, şaşkın
bakışları altında zahirin iman neşesinde olanların, anlar gibiyim halim şahit.

Allah isminin tekrarı zikrin sureti imiş. 
Böyle dedi dedem. Ya aslı?...

Bu yüzden tüm ameller kalbin terbiyesi için. Bu yüzden son nefeste bizden de saklı olan
kalbimiz konuşacak.

İnsan ikileşiyor sanki böyle… Halbuki insan tek.

Ey ölüm denen geçit sen tüm suretlerin tükendiği ve kalbin hasılasında teki bırakan mertsin.

Bu yüzden acılaşır yüzümüz böyle bir mertin karşısında…

Veli odur
ki ölümdür.

Bu yüzden
Kaçan Kaçana!!!..

AKP'nin Demokrasisi ve Büyük Doğu Neye Karşılık Geliyor?


Politik Mücadele Argümanı olarak Demokrasinin Serüveni

                                                                                                                                                                                                                       



Yahudilik (bugünün diliyle Siyonizim- İsrailoğulları değil!..) nerede bir birlik görse, orayı tarumar etmenin dehâsına ve stratejisine bağlı bir müessese.. Bu bakımdan 18yy'dan başlayan bir furya halinde 20 yy'la kadar "Demokrasi"yi, kendisine karşı oluşmuş bulunan "kadîm" tecrübeye dayalı ant-i siyonist (katolik mutlakiyetçiliğe karşı) tüm birlikleri parçalamak üzere sıçrama tahtası olarak kullandı. Hatta Fransız İhtilal'inin kurucu ve inşaacı fikri temellerini, katolik hıristiyanlık ve klasik imparatorluklara ve bunun altyapısını oluşturan feodal ekonomik düzenine karşı olmak üzere üç temel ideolojik esas üzerine bina etti. Birincisi "laiklik", ikincisi ise "ulusalcılık ve demokrasi" ve üçüncüsü ekonomide kapitalizim.. Bunların toplamına liberal-demokrasi anlayışı diyebiliriz. Böylece dinde "Protestanlık", idarede "demokratik-ulusçuluk" ve ekonomide "merkantilist" ilk dönem çığırı açılmış oldu. Bu hesap Hıristiyanlığın esasından kaynaklanan itikadî ve amelî İÇ ZAAFINDAN dolayı başarıya ulaşınca, aynı mantıkla İslam dünyasına taşındı. Yeni devir ve ihtiyaçlar karşısında "itikadî ve amelî" temeliyle sağlam olmasına rağmen "ideolojik" zaafından dolayı dağılan ve çözülen müslümanlar zıd mânânın bu "ideolojik muhtevalı" saldırısı karşısında şaşırdı ve apıştı. Asılda "ideolojik" zaaftan kaynaklanan bu dağılış ve çözülüşe bir çözüm olduğu iddiasıyla batının yaşadığı serüvenin tersinden tekrarı halinde DİNDE "Vehabilik-mezhepsizlik-dinde reformculuk", İDAREDE "meşrutiyet" ve EKONOMİDE "serbest ticaret" şeklinde zincirleme tezahürler göründü.

Sürecin sonunda bütün ümmetin devleti olan Osmanlı parçalandı ve her bir parçasında yazılı olsun veya olmasın "laik bir ulusçuluk" benimsendi. Bu parçalardan en sofistike ayarın verildiği yer de ANADOLU oldu, müşhhas tezahürü de Kemalist Türkiye Cumhuriyeti.. Batıda ve peşinden batı üzerinden müslüman dünyada yaşanan bu dönüşüm özü itibariyle "madde ile kayıtlı akıl" ürünlerinden başka hakikatin bilinemeyeceği gerekçesiyle, din ve inanış belirten tüm sahalarda eşitlik ve fikir hürriyeti anlayşına bağlı bir sistem doğurdu. Buna Demokrasi diyoruz.

Demokrasi hiç bir mutlak hak ve hakikatin bilinemeyeceği fikrine dayalı olarak, madem öyledir herkes inanç ve fikrinde eşittir diyen özüyle, Yahudiye kendisine zıd hakimiyet sahalarında VARLIĞINI diğerlerinin varlığı ile EŞİTLEME imkânını tanıdı. Şüphesiz Demokrasi Yahudinin kendi öz İTİKADI'ınca da tiksinti uyandırıcıdır. Bu yüzden Yahudi "Demokrasi"yi kendi İTİKADINA bağlı BİRLİK gayesine engel olanları parçalayan bir POLİTİK ARAÇ olarak benimsedi. Yoksa "Demokrasi" Yahudi için asla saygıyı hak etmeyen bir argüman olmuştur. 

Yahudi bu dönüşüm sayesinde dinde, idarede ve ekonomide serbestlik imkânını bulunca, öncesinde yaşadığı baskının şiddeti altında şekillenen "içtimaî örgütlülüğü" siyonizime tahvil ederek her şey YAHUDİ için YAHUDİ adına anlayışı ile ele aldı. Bunun sayesinde, kendi değer ve hakikatinden şüpheye düşürdüğü zıd mânânın örgütsüz büyük kitlelerine karşı üstünlük kurdu. 

20yy batı dünyası bu bakımdan mukavementsiz bir teslimeyet sahasına döndü. Siyonist idare ve siyasetine tam anlamıyla teslim oldu. Fakat Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına mukabil müslüman dünyanın tam anlamıyla buna boyun eğmediği görülüyor. Her bakımdan birliğini kefalet altında tutan müesseselerini kaybetmiş olan 20yy İslam dünyası, serbest ve korumasız şartlar altında ve çoğunlukla da el yordamıyla bu dönüşüme karşı reaksiyon gösterdiı. 

Birinci reaksiyon "dinde reformculuk" dönüşümüne karşı "ehl-i sünnet" reaksiyondur. Bu reaksiyon ilk başta "itikat-iman ve amel" bahsi üzerinde yoğunlaştı. Bediüzzaman Hazretleri ile Süleyman Tunahan Hazretlerinin, birincisi itikatda ikincisi ise amelde açtığı çığır buna dairdir. Bu kayıt altında bakıldığında dinde reformculuk cereyanı, fikirde ve fiilde akamete uğratılarak batı da görünen tarzda tam bir çözülme gayesine bağlanamamıştır. Anadolu dışında ise İhvan-ı Müslümin hareketinin ilk dönemini buna kıyasla kıymetlendirebiliriz. Buna bağlı olarak;

İkinci reaksiyon ise, "İDARE" de laiklik ve demokrasi konusunda oluşan politik reaksiyonlardır. Laiklik red edilmiş, idarede İslam hakimiyeti esası üzerine kurgulu --daha doğru ifadesiyle duygulu- siyasî akımlar gelişmiştir. Fakat bu reaksiyon tam anlamıyla "ideoloji"ye karşı ideoloji şeklinde olamamıştır. Dişe diş denilemez. Milli Görüş, Nizam-ı Alem, İslam'a bağlı ülkücülük ve geç dönemde İslam'a bağlı kürt milliyetçiliği tipinde DUYGULANMALAR görünmüştür. Şüphesiz bunlara birinci sahadaki reaksiyonun diriltiği RUHUN arayışları nazarıyla bakılabilir. Böyle bir zaaf olduğu içindir ki; bu DUYGULANMALAR müstakil ve bağımsız bir İDEOLOJİYE dönüşememiştir. İdareye karşı gösterilen bu tepkiler politik sahada bir takım taktik tutumlara sığınmıştır. Misâlen,  İslamî hayat tarzını hedef alan "militan laiklik" anlayışına bağlı "demokrasi"ye karşı, İslamî hayat tarzını diğer hayat tarzları ile aynı nisbette saygı değer gören bir "anglosakson demokrasi" anlayışı savunularak, böylece hiç olmazsa kabilinden idare üzerinde etkinlik arttırılmışdır. 

Üçüncüsü ise, "EKONOMİDE" serbestlik anlayışının etkin ajanları rölündeki İslam dışı sermaye guruplarına karşı, İslamî hayat tarzına bağlı, yerli ve milli sermaye guruplarının nüveleşmesi desteklenmiş, böylece yahudi ve işbirlikçisi azınlık sermayesinin tekeli zayıflatılmıştır. Elbette yine zıd bir iktisadî sistem içinde etkinlik artırmak haddi içinde..

Son durum aşağı yukarı bu seyir içinde "sistem içi" etkinlik artırmak zihniyetiyle sürüyor. Akp'nin, Demokrat Parti ve devamı olan partilere kendisini dayandırması boşuna değildir. Genel muhasebe içerisinde Akp'nin ortaya koyduğu mücadelenin sınırlarını ve yerini anlamak bakımından bu önemlidir. Akp ancak ve ancak politik bir püskürtme misyonunu ifa etmektedir. Kurucu değil de eskiyi yıkıcı.  Bu anlaşılamadıkca mübağlalı bir takım heyecanların tesiriyle mevcudu değerlendirme hatalarına düşülecektir.

Son yıllarda İslam Dünyas'ına hakim olan politik değişim süreci ile buna eşlik eden hıristiyan batı dünyasının kendi iç politik ihtilafları ve farklılaşmalarını bu gözle okuyabiliriz. Misâlen Protestan hareketlerin bir kısmı ve Katolik yapılar düşürüldükleri politik köleliğe karşı, Siyonist emelli yapılardan bağımsızlaşmaya ve rekabet içerisine girmeye başlamış bulunuyorlar. Abd'de "Obama" yönetimi bunun en zirve noktada tezahür eden sürecinin liderliğinden ibarettir. Elbette gel-gitler olabilir fakat genel temayülün ve gelişim çizgisinin tayin edici olacağını bilmeliyiz. 

Bugün Akp'nin, Batı Dünyası'nda beliren siyonizim rakibi bu temayülün politik güdücüleriyle ittifak içinde oluşu, sistem içi muhalefet durumunu aşıcı bir "dünya görüşü" hesabında olup olmadığı ile "kıymetini" bulabilecek bir meseledir. Öyle midir? Veya öyle olmak zaruretini ve ihtiyacını his etmekte midir? Daha doğrusu akacağı kalıptan habersiz "duygulanmalar" ile başarılması mümkün olmayan durumunun farkında mıdır? Kısaca kendisini derinliğine ve genişliğine teşhis edebilmekte midir?        

İlk bakışta müsbet gibi görünen bu gelişmelere dikkatle bakıldığında, esas kırılmanın İslam dünyasında yaşandığını ve bunun temelinin ehl-i sünnet "İTİKADI" sayesinde olduğu görülebilir. Yani dinin çekirdek ve asıl hüvviyetini gösteren TEMELİNDEN. 

Şimdi gelelim asıl meseleye.

Geçmişte Siyonist Projenin lehine olmak üzere kullanılan politik araç olarak "demokrasi"nin, İslam'ın aslı ve çekirdeği olan ehli sünnet "İTİKADÎ" temelden doğan bir reaksiyonun aracı haline geldiğini görüyoruz. Dolayısı ile aynı mücadele argümanlarının -politik araçların- 18-20yy'ları boyunca ifade ettiği mânâ ile 20 yy yarısından başlamak üzere ifade ettiği mânânın bariz bir biçimde farklı olduğunu görüyoruz. Yani mevcud "demokrasi"nin altında yatan motivasyon ile geçmişte aynı argümanın altında yatan motivasyonun zıd "duygulanmalar" olduğunu görmemekten kaynaklanan körlüğün yanlış politik değerlendirmelere sebep olmaması açısından bunu teşhis etmek mühim. Bu mühim çünkü yanlış politik değerlendirmeler, "yanlış" politik tavırları doğurur.

Bu fark anlaşıldıktan sonra AKP özelinde görünen fakat aslında tüm müslüman topluluklara şamil zaaf noktamızı ele alabiliriz.

Bugün İslam dünyası "demokrasi içi-sistem içi" taktik hareket ihtiyacının tesiriyle "demokrasi"ye sarıldıkça "yine ve tekrar" İDEOLOJİK eksikliğinin kurbanı olarak DÖNÜŞTÜRÜLME tehlikesiyle yüzyüze.. Kastım bu ideolojik mahkûmiyetin karşı saldırı ÜSSÜ olarak müslümanların "itikadî ve amelî" sağlam zemini de dahil olmak üzere BÜTÜNÜNE karşı kullanılma durumudur.

Son 500 yıllık devre ve özellikle son 250 yıllık devre boyunca meselemizin Ehl-i Sünnet İtikadî ve Amelî esasımızdan kaynaklanmadığı, bilakis sağlam olan bu esasımıza bağlı olarak günümüz meselerini kavrayıcı ve çözümleyici NİZAM FİKRİNDEN- DÜNYA GÖRÜŞÜNDEN mahrumiyetten kaynaklandığını görüyoruz.

"Duygulanma"mızı besleyen Ehl-i Sünnet esasımıza bağlı bir "dünya görüşü" bütünlüğü sağlanmadan, bu zincir tezatsız bir bütünlük içinde ortaya konulmadan, bunun adına takip edilen politikaların (AKP de içinde) şöyle yada böyle olması gerektiği şeklinden ibaret tahlillerin sonuçta aynı zaafiyete düçar olduğunu bilmem ne zaman anlarız?!.. 

Salih Mirzabeyoğlu'nun İBDA DİYALEKTİĞİ adlı eseri ele almaya çalıştığım "temel zaaf"ımızı, Ehli-sünnet esaslarımızdan başlamak üzere "Dünya Görüşü" zaruretine kadar ortaya koyan bir eser. O'nun sadece 28 Şubat mağduru olmasından dolayı hak etmiş olduğu ilgiden bağımsız olarak şunu ne kadar tekrarlasam azdır; Her şeyden önce ümmet olarak eksikliğinden kıvrandığımız konulara çözüm getiren teklifleriyle bir MÜTEFEKKİR olarak Salih Mirzabeyoğlu'nun eserlerine en yüksek seviyeden ilgi göstermeliyiz. 

Bugün İslamî kaygı ve sancı sahibi her ferd, bahsini ettiğim "duygulanma" halkasında kümelenmiş her topluluk; köşe yazarı, ilim taliplisi, sanatçı ve sivil toplum örgütü, sendikası ve partisiyle bu zaafı şuurlu ve şuursuz bir biçimde yaşatmaktadır.

Özellikle dünyanın tarihî bir dönüşüm sürecinde bulunduğumuz şu devresinde; etkileyici ve yönledirici, yönetici ve lider her kafanın bu meseleye acilen eğilmeleri gerekmektedir. 

Yakıcı aktüel hadiselerin peşinden sürüklenici "aydın" (!) yazar ve çizerlerimiz kafasını kaldırıp bu trenin nasıl bir felakete "tos" vurmak üzere olduğunu görmeli. Ve artık haysiyetli bir medeniyete aidiyetin gereği olarak soylu fikrin eserlerine derinliğine alaka göstermeli. 

Bu bakımdan Üstad Necip Fazıl Kısakürek'le başlayan ve Salih Mirzabeyoğlu ile devam eden İDEOLOJİK TEMELE dair eserlerin İSMİNE DEĞİL, MAHİYETİNE dair ciddi çalışmalar ve bunun tezahürleri artık görülmeli. 

"Her ne kadar benimsemiyor olsam da...." -nesini benimsemiyorsa!..- kalıbıyla bir MÜTEFEKKİRİ karşılamanın nasıl bir zaafiyet olduğu unutulmamalı. 

Şuna inanın, İmam-ı Gazalî yaşadığı devirde "bizim" bildiğimiz İmam-ı Gazalî değil idi.

İşte "ÜÇÜNCÜ VE SOYLU" kırılma da ancak bu başarılabilirse olacak!..



ZAMAN GAZETESİNİN ALİ'LERİ VESİLESİYLE



 
- Zaman Gazetesi'nden Ali Ünal ve Ali Bulaç'gillerin kulakları çın çın çınlasın -


Önce giriş.


Yahudilik (bugünün diliyle siyonizim- İsrailoğulları değil!) nerede bir birlik görse, orayı tarumar etmenin dehâsına ve stratejisine bağlı bir müessese... 


Bu bakımdan 18. yy'dan başlayan bir furya halinde 20. yy'a kadar "Demokrasi"yi, kendisine karşı oluşmuş bulunan "kadîm" tecrübeye dayalı anti-siyonist (katolik mutlakiyetçiliğe karşı) tüm birlikleri parçalamak üzere sıçrama tahtası olarak kullandı. Hatta Fransız İhtilali'nin kurucu ve inşaacı fikri temellerini, katolik hıristiyanlık ve klasik imparatorluklara ve bunun altyapısını oluşturan feodal ekonomik düzenine karşı olmak üzere üç temel ideolojik esas üzerine bina etti. Birincisi "laiklik", ikincisi "ulusalcılık ve demokrasi" ve üçüncüsü ise ekonomide kapitalizm... Bunların toplamına liberal-demokrasi anlayışı diyebiliriz. Böylece dinde "protestanlık", idarede "demokratik-ulusçuluk" ve ekonomide "merkantilist" ilk dönem çığırı açılmış oldu. Bu hesap hıristiyanlığın esasından kaynaklanan itikadî ve amelî İÇ ZAAFINDAN dolayı başarıya ulaşınca, aynı mantıkla İslam dünyasına taşındı.


Yeni devir ve ihtiyaçlar karşısında "itikadî ve amelî" temeliyle sağlam olmasına rağmen "ideolojik" zaafından dolayı dağılan ve çözülen müslümanlar zıd mânânın bu "ideolojik muhtevalı" saldırısı karşısında şaşırdı ve apıştı. Asılda "ideolojik" zaaftan kaynaklanan bu dağılış ve çözülüşe bir çözüm olduğu iddiasıyla batının yaşadığı serüvenin tersinden tekrarı halinde DİNDE "Vehabilik-mezhepsizlik-dinde reformculuk", İDAREDE "meşrutiyet" ve EKONOMİDE "serbest ticaret" şeklinde zincirleme tezahürler göründü.

Ara not: Cemalettin Afganî, Abduh, Seyyid Kutup ve Mevdudî'nin "itikadî ve amelî" konulardaki savruluşları da bu kapsamdadır. İslamcılık tartışmalarında isimleri zaman zaman geçtiği için belirtelim. Bu bakımdan "İslamî Düzen veya Devlet " hayalî iddiasında bulunanlarla, bu düzen teklifini ehl-i sünnet ölçülerine tam bir teslimiyet içinde "İdeolocya Örgüsü"nde ortaya koyan Necip Fazıl Kısakürek'i karıştırmamak fikir namusu gereğidir. 

Sürecin sonunda bütün ümmetin devleti olan Osmanlı parçalandı ve her bir parçasında yazılı olsun veya olmasın "laik bir ulusçuluk" benimsendi. Bu parçalardan en sofistike ayarın verildiği yer de ANADOLU oldu, müşahhas tezahürü de Kemalist Türkiye Cumhuriyeti... Batıda ve peşinden batı üzerinden müslüman dünyada yaşanan bu dönüşüm özü itibariyle "madde ile kayıtlı akıl" ürünlerinden başka hakikatin bilinemeyeceği gerekçesiyle, din ve inanış belirten tüm sahalarda eşitlik ve fikir hürriyeti anlayşına bağlı bir sistem doğurdu. Buna Demokrasi diyoruz. ( Bu husus bugün nefret suçu kapsamında değerlendirilmesi istenen konuların "mevcut batı hukuku" mantığı içinde fiili olarak bu kapsama alınamayacağını gösterir. )


Şimdi gelişme.

Demokrasi hiç bir mutlak hak ve hakikatin bilinemeyeceği fikrine dayalı olarak, "madem öyledir herkes inanç ve fikrinde eşittir" diyen özüyle, Yahudiye kendisine zıd hakimiyet sahalarında VARLIĞINI diğerlerinin varlığı ile EŞİTLEME imkânını tanıdı. Şüphesiz Demokrasi Yahudinin kendi öz İTİKADI'ınca da tiksinti uyandırıcıdır. Bu yüzden Yahudi "Demokrasi"yi kendi İTİKADINA bağlı BİRLİK gayesine engel olanları parçalayan bir POLİTİK ARAÇ olarak benimsedi. Yoksa "Demokrasi" Yahudi için asla saygıyı hak etmeyen bir argüman olmuştur. 

Yahudi bu dönüşüm sayesinde dinde, idarede ve ekonomide serbestlik imkânını bulunca, öncesinde yaşadığı baskının şiddeti altında şekillenen "içtimaî örgütlülüğü"nü hızla idealine tahvil ederek her şey YAHUDİ için ve YAHUDİ adına anlayışı ile hareket etti. Böylece Demorasi Siyonizmin amiral gemisi oldu. Bunun sayesinde, kendi değer ve hakikatinden şüpheye düşürdüğü zıd mânânın örgütsüz büyük kitlelerine karşı üstünlük kurdu. 

20.yy batı dünyası bu bakımdan mukavementsiz bir teslimiyet sahasına döndü ve siyonist idare ve siyasetine tam anlamıyla teslim oldu. Fakat Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına mukabil müslüman dünyanın tam anlamıyla buna boyun eğmediği görülüyor. Her bakımdan birliğini kefalet altında tutan müesseselerini kaybetmiş olan 20.yy İslam dünyası, serbest ve korumasız şartlar altında ve çoğunlukla da el yordamıyla bu dönüşüme karşı reaksiyon gösterdi. 

Birinci reaksiyon "dinde reformculuk" dönüşümüne karşı "ehl-i sünnet" reaksiyondur. Bu reaksiyon ilk başta "itikat ve iman" bahsi üzerinde yoğunlaştı. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin, birisi itikatta diğeri ise amelde açtığı çığır buna dairdir. Bu kayıt altında bakıldığında dinde reformculuk cereyanı, fikirde ve fiilde akamete uğratılarak batı da görünen tarzda tam bir çözülme gayesine bağlanamamıştır. Anadolu dışında ise İhvan-ı Müslümin hareketinin ilk dönemini buna kıyasla kıymetlendirebiliriz.

Ara not: Batı'nın Osmanl'ı topraklarını fiili olarak işgal ettiği bu dönemde, siyasî sahada bazı reaksiyonlar ortaya çıktı. Bunlar, İslamcılık, Osmanlıcılık, Milleyetçilik vs gibi DUYGULANMALARDAN ibaret aksiyon değil reaksiyondurlar. O devir İslamcılık akımı sahiplendiği isme rağmen özünde reformacı bir zihniyeti temsil eder. Yani dağılan Osmanlı ahalisinin bu dağılışında amîl olan siyasî ve fikrî argümanların oluşturduğu İDEOLOJİK saldırıya karşı İDEOLOJİK bir muhtevası yoktur. Aksine -misâl- İslam Hukuku'nun geri kalmışlık iddiasına karşı, içtihat kapısı açıktır bu telafi edilebilir diyerek veya bir kısım fikrî zaaftan dolayı savunulamayan ve anlaşılamayan "hadîs"lerin, madem akla aykırı (!), olsa olsa uydurmadır denilerek ayıklanabileceği türünde, özüyle dinin aslını ezip bükmeye ayarlı bir "dinde reform" anlayışına bağlı bir akımdır. Bugün Bediüzzaman değil ama devamı olan "the cemaat"in ve savunucularının aynı zihniyetle bizzat Bedîüzzaman'ın mânâsını tahrip ettiklerini görüyoruz. Ali Bulaç ve Ali Ünal (ve taraftarları ile), bu doğru teşhis ve ölçüye nisbetle, Bediüzzaman ve Necip Fazıl Kısakürek'in temsil ettikleri kadîm ehl-i sünnet geleneğinden ayrı bir yerde, tamda "reformcu" sınıfında bulunduklarını göstermişlerdir.

İkinci reaksiyon ise, "İDARE" de laiklik ve demokrasi konusunda oluşan politik reaksiyonlardır. Laiklik red edilmiş, idarede İslam hakimiyeti esası üzerine kurgulu -daha doğru ifadesiyle duygulu- siyasî akımlar gelişmiştir. Fakat bu reaksiyon tam anlamıyla "ideoloji"ye karşı ideoloji şeklinde olamamıştır. Yani dişe diş denilemez. Milli Görüş, Nizam-ı Alem, İslam'a bağlı ülkücülük ve geç dönemde İslam'a bağlı kürt milliyetçiliği tipinde DUYGULANMALAR görünmüştür. Şüphesiz bunlara birinci reaksiyonun diriltiği RUHUN arayışları nazarıyla bakılabilir. Böyle bir zaaf olduğu içindir ki; bu DUYGULANMALAR müstakil ve bağımsız bir İDEOLOJİYE dönüşememiştir. Böyle olduğu içindir ki, idareye karşı gösterilen bu tepkiler politik sahada bir takım taktik tutumlara sığınmıştır. Misâlen, İslamî hayat tarzını hedef alan "militan laiklik" anlayışına bağlı "demokrasi"ye karşı, İslamî hayat tarzını diğer hayat tarzları ile aynı nisbette saygı değer gören (!) -ki İslam'a karşı bir hakarettir- bir "anglo-sakson demokrasi" anlayışı savunularak, böylece hiç olmazsa kabilinden idare üzerinde etkinlik arttırılmıştır. Bu tür bir zaaf olduğu halde mücadelenin ertelenemez şartalarının zorlaması altında oluşan bu akıma "İslamcılık" denilemez!!!... Ancak ve ancak müslümanların tepki hareketleri denilebilir. Başına ağır bir darbe aldığı için şoka giren bir adamın, şuursuz titremeleri-zıplamaları, "ben hayattayım" ibaret muhtevasıyla en fazla çığlığı!!!..

Üçüncüsü ise, "EKONOMİDE" serbestlik anlayışının etkin ajanları rölündeki İslam dışı sermaye guruplarına karşı, İslamî hayat tarzına bağlı - ne kadar mümkün ve muhafaza edilebilirse- , yerli ve milli sermaye guruplarının nüveleşmesi desteklenmiş, böylece yahudi ve işbirlikçisi azınlık sermayesinin tekeli zayıflatılmıştır. Elbette yine zıd bir iktisadî sistem içinde etkinlik artırmak haddi içinde..

Son durum aşağı yukarı bu seyir içinde "sistem içi" etkinlik artırmak zihniyetiyle sürüyor..

Son yıllarda İslam Dünyası'na hakim olan politik değişim süreci ile buna eşlik eden hıristiyan batı dünyasının kendi iç politik ihtilafları ve farklılaşmalarını bu gözle okuyabiliriz

Bütün bu yarı müsbet fakat tehlikeli gelişmelere dikkatle bakıldığında, esas direniş ruhunun İslam dünyasında yaşadığınıı ve bunun temelinin İslam "İTİKADI"ndan ibaret bir DUYGULANMA olduğu görülebilir. Yani dinin çekirdek ve asıl hüvviyetini gösteren TEMELİNDEN. Yoksa bu temel üzerine bina edilebilmiş "gerçek bir islamcılık" hareketinin olmazsa olmazı bir vücud, dünya görüşü inşaa edilebilmiş değil..

Şimdi gelelim asıl meseleye yani sonuç bölümüne.

 
Geçmişte Siyonist Projenin lehine olmak üzere kullanılan politik araç olarak "demokrasi"nin, İslam'ın aslı ve çekirdeği olan "İTİKADÎ" temelden doğan bir reaksiyonun aracı haline geldiğini görüyoruz. Dolayısı ile aynı politik aracın, 18.-20.yy'ları boyunca ifade ettiği mânâ ile 20. yy yarısından başlamak üzere ifade ettiği mânânın bariz bir biçimde farklı olduğunu görüyoruz.

Fakat bu komposizyon bize başka bir şey daha gösteriyor.

Bugün İslam dünyası "demokrasi içi-sistem içi" taktik hareket ihtiyacının tesiriyle "demokrasi"ye sarıldıkça "yine ve tekrar" İDEOLOJİK eksikliğinin kurbanı olarak DÖNÜŞTÜRÜLME tehlikesiyle yüzyüze!.. Kastım bu ideolojik mahkûmiyetin karşı saldırı ÜSSÜ olarak müslümanların "itikadî ve amelî" sağlam zemini de dahil olmak üzere BÜTÜNÜNE karşı kullanılma durumudur.

Son 500 yıllık devre ve özellikle son 250 yıllık devre boyunca meselemizin Ehl-i Sünnet İtikadî ve Amelî esasımızdan kaynaklanmadığı, bilakis sağlam olan bu esasımıza bağlı olarak günümüz meselelerini kavrayıcı ve çözümleyici NİZAM FİKRİNDEN- DÜNYA GÖRÜŞÜNDEN mahrumiyetten kaynaklandığını görüyoruz. Bu mahkûmiyet hala devam ediyor.


Kısaca;

İtikatta; Maturidi ve Eşarî (hangi cemaatten olursa olsun)
Amelde; Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli (hangi cemaatten olursa olsun)
Fikirde; ?????????? (hangi meşrebten olursa olsun)
Politikada; Bugün demokratik nizam içi imkânlarla, demokrasi dışı tüm sahalarda!  (hangi meşrebten olursa olsun)

İtikadî-Amelî-Fikrî bütünlük sağlanmadan bunun adına takip edilen politikaların şöyle yada böyle olması gerektiği şeklindeki tartışmalarının sonuçta aynı zaafiyete düçar olduğunu bilmem ne zaman anlarız?!.. Çın çın çınlar mı kulakları?


Ve son olarak Ali Ünal'a vücudu olmayan bir ruh dünya hükmünce ölüdür, diyorum. Ali Bulaç'a ise, kartal ruhunun özürlü sinek vücudundan ümit edebileceği bir şey yoktur diyorum. 

İkinizin şahsında tüm müslümanlara selam.. (Başbakan'a dahil çünkü bu kısacık hikâyede "Son Devrin Din Mazlûmları" ve "Dinin, dilinin, kinin..." diye devam eden Üstad'a bir göndermesi vardı.)

Not: 
1) Bu kısacık anlatımda özellikle Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in İdeolocya Örgüsü eserinde ve Salih Mirzabeyoğlu'nun "Başyücelik" teklifini istisna olduğu ve henüz hak ettiği ilgiyle ele alınamadığı için anmadım. Ayrıca ele alacağımı vaad ediyorum.
2) Bu yazının asıl dikkat çekmek istediği husus kartal ruhunun özürlü sinek kalıbında çektiği zuhur sıkıntısıdır.
3) Kimse alınmasın özürlü sinek dediğim "demokrasi"
4) Kartal dediğim alınsın, kartal "baş" ya o bakımdan.

 Twitter hesabı: @umeyrturki

12 Ocak 2013 Cumartesi

İMRALI SÜRECİNİN GÖSTERDİKLERİ-3






Avrupa'da Fransa denilince, Siyonist politikaların hamisi akla gelir!.. Hem en son işlenen cinayetler, hem de Suriye, Lübnan gibi Fransa hakimiyetindeki ülkeler gerçeği dikkate alındığında, İsrail ile birlikte Akdeniz Birliği girişimi -ki Libya, Tunus ve Kıbrıs Rum kesimini de ilave edilmelidir- Fransa ve İsrail için "hayat alanı"dır.


Bugün Türkiye bu "hayat alanı"na karşı hem Afrika hem de Ortadoğu üzerinden Anglo-Sakson politikanın estiği yönde hareket ediyor. Türkiye'nin bu bakımdan Anglo-Sakson Devletler politikalarıyla örtüşmesi tabiîdir. Başbakan'ın Fransa'ya karşı sesini yükseltmesi böyle okunmalı.. Ve bu tabiî çıkış ve itirazın devamının geleceğini bekleyebiliriz.


Fransa’nın sosyalist ve milliyetçi kodlarını bilenler açısından, geçmişte Abd’ye karşı DeGol’ün izlediği Avrupa’yı bağımsızlaştırma politikalarına eş bir şekilde, bugün AB’nin kan kaybı yaşadığı şartlarda Fransa’nın yeni arayışının bir Akdeniz Birliği gayesine bağlandığını tespit edebiliriz. Eski haşmetli konumuna yükselmek emelindeki Fransa bu bakımdan Afrika’nın kuzeyi ile de ilgilidir ve bu Fransa için bir istikbâl meselesidir.


İsrail’e gelirsek, Konya büyüklüğünde bir kara parçasına sıkışmış bir ülkenin, Ortadoğu bütünlüğü ve birliğine yönelik politikası daima siyasî çatışma ve kaosu körüklemek her türlü birlik tezahürüne karşı durmak şeklini muhafaza etmiştir.


Abd-İsrail birlikteliğinin, Abd’yi baş hasım haline sokucu sonuçları sonrası Abd İsrail’in bu değiştirilemez Ortadoğu politikasından uzaklaşmaktan başka çare bulamadı. Abd Ortadoğu’da belli merkez ülkelerin etrafında şekillenmiş ve birbirlerine karşı hayatî çıkarları gereği konumlanmış bir statüko hayalini, İsrail’i de güdümüne almak ve düşürüldüğü durumdan çıkmak için elzem görüyor.


Bu ülkeler başta Türkiye olmak üzere, Mısır, İran, Körfez Ülkeler Birliği ve İsrail’den ibarettir.


Abd ve İngiltere’nin Ango-Sakson “devlet” merkezli politikalara bu şekilde dönüşü, İsrail’in ve bağlısı sermayenin stratejik olarak Fransa ile birlikte Akdeniz Birliği’ne dahil olması ve hatta bu birliğin mihver ve lider ülkesi olarak Fransa’nın eski sömürge sahalarına da sahip çıkacak çapta Ortadoğu sahasında derinliği olan bir ülke konumuna yükselmesi için kaçınılmaz bir yol olarak gözüküyor.


Bu gözle bakıldığında Türkiye’nin güneyi ile artan entegrasyonu ve bu kapsamda çözülmesi gereken Suriye ve Pkk meselelerine karşı izlediği yeni politika hayatî bir aşama olarak görülmeli.
İsrail ve Fransa, bu meselelerin çözümüne takoz koymak için elden geleni yapacaktır.


Fransa’da üst düzey Pkk’lı Cansız’ın ki Oslo Sürecine de dahil olduğu biliniyor, bir suikast sonucu öldürülmesini bu hayatî manzara gözüyle okumak gerekir. Fransa'nın göz yumduğu bir cinayet gözüyle. Başbakan'ın "katilleri" bulun çıkışı bu bakımdan tam isabettir.


Bu arada dikkat çekici bir husus İsrail ile İran’ın mevcut statükoyu koruyucu ve Anglo-Sakson gayelerine karşı bir ittifak içinde olmalarıdır. Bu ittifak Ortadoğu üzerinde İsrail’in oluşacak Akdeniz Birliği’ne dayanarak kendi hakimiyet sahalarını tanıması karşılığında, Anglo-Sakson hesabına göre İran’ın elinden koparılması planlanan sahaların İran’da kalması şeklinde bir desteğe dayalı bir trampa mantığı üzerinden işliyor. İsrail bunu Abd’den Rusya ve Çin’e kaydırdığı kendisine bağlı dev sermayenin tazyikiyle özellikle Rusya üzerinden vaad etmiş bulunuyor.


Kıbrıs Rum Kesimi’nin Akdeniz’de İsrail ile işbirliği halinde bulduğu yeni petrol rezervleri konusu, Abd’nin bulunan petrolün işletilmesi konusunda yükselen itirazı, Rusya’nın da Ortodoks dünyası üzerindeki hakimiyet emeli vs gibi hususlarla birlikte ortaya çıkan manzara, Anglo-Sakson-Türkiye-Mısır ve Körfez Ülkeleri Birliği yakınlaşmasının nasıl olupta bu şiddette gelişebildiğini izah bakımından önemlidir.


İmralı Süreci, doğuracağı sonuçlarıyla Suriye-Irak üzerinden tasvirini yapmaya çalıştığım rekabet halindeki projelere dair etkileriyle sadece bir “iç” mesele değil hatta bundan daha fazla olarak “yeni dünya düzeni”nin nasıl şekilleneceği ile doğrudan bağlantılı bir “dış” meseledir.


Bundan yaklaşık olarak üç sene önce dünya çapında gelişen hadiselerin değerlendirilmesi amacıyla bir yazı kaleme almıştım. Yazının konusu özelde Ortadoğu üzerinde güç mücadelesi yapan hâkim güçlerin dayandıkları projelerin neler olduğu ile ilgiliydi. O günlerde pek anlaşılamayan fakat son gelişen hadiseler vesilesiyle daha rahat görülebileceğini ümit edebileceğim projeler…
Özetle şöyle idi:

a) An
glo-Sakson Devletlerin güdücülüğünü yaptığı BOP diye meşhur olmuş proje
b) Siyonist beynelminel sermaye ve devletinin (İsrail’in) güdücülüğünü yaptığı Parçalanmış Ortadoğu Projesi (POP)
c) Pers-Şii güdücülüğünde merkezî iradesinin İran olduğu Şii Antiemperyalizmine dayalı bir PERS hegemonyası
d) Müesses bir yapı güdücülüğünden mahrûm ehl-i sünnet dev halk yığınlarının –farkında olmadan- aradığı ve hayalini yaşattığı ismi konulmamış İSLAMÎ BÜYÜK DOĞU PROJESİ.


Bu projelerin statik olduğunu, isimlendirmeler değişse bile ruhunun değişmeyeceğini özellikle hatırlatmak isterim.

Burada kritik soru; Anglo-Sakson aksı üzerinde hareket ederken, kendi adımıza hangi projenin hesabında olduğumuz ve bu projenin bağlısı bulunduğumuz “iman kutbu”nu hangi “ideolojik sistem”le hayata taşımak idealine bağlandığımızdır?


“İmralı Sürecinin Gösterdikleri” yazı dizimin, ikincisinde de bu konuyu gündeme getirmiş ve Hilal Kaplan vesilesiyle şu soruyu sormuştum:

Hilal Kaplan’nın duygu ve amaç birlikteliği, eğer kuru bir “Kürt-Türk kardeşliği kulağa hoşgelen bir sadâdan fazlasıysa” demekten ibaret kalacaksa vay bizim halimize!?.. Ben sorayım Hilal Kaplan’a “kulağa hoşgelen bir sadâdan fazlası” nedir?”

Daha açık şekilde ifade edersem


“Biz ehl-i sünnet müslüman dev yığını olarak hangi projenin güdümünde ve hayalindeyiz?!..”


Duyguda İslamî bir dev bir yığın iken kendimize ait bir “yeni dünya düzeni” iddiamızın müşahhas teklifinden mahrûm olmamız normal midir?

Bu bakımdan Salih Mirzabeyoğlu ve Necip Fazıl Kısakürek’in ümmete hizmet noktasında neyin mimarı olduğunu ne zaman anlayacağız? Ve niçin mahkûm edilip, itibarsızlaştırılmak istenildiklerini!..


Bizim “mahalle”ye soruyorum ne zaman kafanızı dönüp bakacak ve bize ait “duygu ve gaye” birliğini müşahhas bir kalıba dökmüş olanların “FİKRİ”ne, dolayısı ile kendilerine de sahip çıkacağız?..

Veya niye hakkıyla sahip çıkamıyoruz?


@umeyrtürki


Notlar:


     1)  Açıkca söylüyorum bu sorular Başbakan’a da... “Yalvaran Mektuplar” başlığını atanlar ve buna zıplayanlara nazire olsun diye ilave edeyim “yalvaran mektup” nasıl oluyormuş görsünler!.

     2)   İmralı-Ankara hattının kurulabildiği bir vasatta, Bolu-Ankara’a hattı niye kurulmuyor?


     3)  İlk 2 madde kale alınmazsa, “Benim Gözümde Menderes” eserinin sonunu hatırlatırım. Bize bir ağıt daha yazdırmazlar umarım.