Bugün Türkiye bu
"hayat alanı"na karşı hem Afrika hem de Ortadoğu üzerinden
Anglo-Sakson politikanın estiği yönde hareket ediyor. Türkiye'nin bu bakımdan
Anglo-Sakson Devletler politikalarıyla örtüşmesi tabiîdir. Başbakan'ın
Fransa'ya karşı sesini yükseltmesi böyle okunmalı.. Ve bu tabiî çıkış ve
itirazın devamının geleceğini bekleyebiliriz.
Fransa’nın sosyalist ve
milliyetçi kodlarını bilenler açısından, geçmişte Abd’ye karşı DeGol’ün
izlediği Avrupa’yı bağımsızlaştırma politikalarına eş bir şekilde, bugün AB’nin
kan kaybı yaşadığı şartlarda Fransa’nın yeni arayışının bir Akdeniz Birliği
gayesine bağlandığını tespit edebiliriz. Eski haşmetli konumuna yükselmek
emelindeki Fransa bu bakımdan Afrika’nın kuzeyi ile de ilgilidir ve bu Fransa
için bir istikbâl meselesidir.
İsrail’e gelirsek,
Konya büyüklüğünde bir kara parçasına sıkışmış bir ülkenin, Ortadoğu bütünlüğü
ve birliğine yönelik politikası daima siyasî çatışma ve kaosu körüklemek her
türlü birlik tezahürüne karşı durmak şeklini muhafaza etmiştir.
Abd-İsrail
birlikteliğinin, Abd’yi baş hasım haline sokucu sonuçları sonrası Abd İsrail’in
bu değiştirilemez Ortadoğu politikasından uzaklaşmaktan başka çare bulamadı.
Abd Ortadoğu’da belli merkez ülkelerin etrafında şekillenmiş ve birbirlerine
karşı hayatî çıkarları gereği konumlanmış bir statüko hayalini, İsrail’i de
güdümüne almak ve düşürüldüğü durumdan çıkmak için elzem görüyor.
Bu ülkeler başta
Türkiye olmak üzere, Mısır, İran, Körfez Ülkeler Birliği ve İsrail’den
ibarettir.
Abd ve İngiltere’nin
Ango-Sakson “devlet” merkezli politikalara bu şekilde dönüşü, İsrail’in ve
bağlısı sermayenin stratejik olarak Fransa ile birlikte Akdeniz Birliği’ne
dahil olması ve hatta bu birliğin mihver ve lider ülkesi olarak Fransa’nın eski
sömürge sahalarına da sahip çıkacak çapta Ortadoğu sahasında derinliği olan bir
ülke konumuna yükselmesi için kaçınılmaz bir yol olarak gözüküyor.
Bu gözle bakıldığında
Türkiye’nin güneyi ile artan entegrasyonu ve bu kapsamda çözülmesi gereken
Suriye ve Pkk meselelerine karşı izlediği yeni politika hayatî bir aşama olarak
görülmeli.
İsrail ve Fransa, bu
meselelerin çözümüne takoz koymak için elden geleni yapacaktır.
Fransa’da üst düzey
Pkk’lı Cansız’ın ki Oslo Sürecine de dahil olduğu biliniyor, bir suikast sonucu
öldürülmesini bu hayatî manzara gözüyle okumak gerekir. Fransa'nın göz yumduğu
bir cinayet gözüyle. Başbakan'ın "katilleri" bulun çıkışı bu bakımdan
tam isabettir.
Bu arada dikkat çekici
bir husus İsrail ile İran’ın mevcut statükoyu koruyucu ve Anglo-Sakson
gayelerine karşı bir ittifak içinde olmalarıdır. Bu ittifak Ortadoğu üzerinde
İsrail’in oluşacak Akdeniz Birliği’ne dayanarak kendi hakimiyet sahalarını
tanıması karşılığında, Anglo-Sakson hesabına göre İran’ın elinden koparılması
planlanan sahaların İran’da kalması şeklinde bir desteğe dayalı bir trampa
mantığı üzerinden işliyor. İsrail bunu Abd’den Rusya ve Çin’e kaydırdığı
kendisine bağlı dev sermayenin tazyikiyle özellikle Rusya üzerinden vaad etmiş
bulunuyor.
Kıbrıs Rum Kesimi’nin
Akdeniz’de İsrail ile işbirliği halinde bulduğu yeni petrol rezervleri konusu,
Abd’nin bulunan petrolün işletilmesi konusunda yükselen itirazı, Rusya’nın da
Ortodoks dünyası üzerindeki hakimiyet emeli vs gibi hususlarla birlikte ortaya
çıkan manzara, Anglo-Sakson-Türkiye-Mısır ve Körfez Ülkeleri Birliği
yakınlaşmasının nasıl olupta bu şiddette gelişebildiğini izah bakımından
önemlidir.
İmralı Süreci,
doğuracağı sonuçlarıyla Suriye-Irak üzerinden tasvirini yapmaya çalıştığım
rekabet halindeki projelere dair etkileriyle sadece bir “iç” mesele değil hatta
bundan daha fazla olarak “yeni dünya düzeni”nin nasıl şekilleneceği ile
doğrudan bağlantılı bir “dış” meseledir.
Bundan yaklaşık olarak
üç sene önce dünya çapında gelişen hadiselerin değerlendirilmesi amacıyla bir
yazı kaleme almıştım. Yazının konusu özelde Ortadoğu üzerinde güç mücadelesi
yapan hâkim güçlerin dayandıkları projelerin neler olduğu ile ilgiliydi. O
günlerde pek anlaşılamayan fakat son gelişen hadiseler vesilesiyle daha rahat
görülebileceğini ümit edebileceğim projeler…
Özetle şöyle idi:
a) Anglo-Sakson Devletlerin güdücülüğünü yaptığı BOP diye meşhur olmuş proje
b) Siyonist beynelminel sermaye ve devletinin (İsrail’in) güdücülüğünü yaptığı Parçalanmış Ortadoğu Projesi (POP)
c) Pers-Şii güdücülüğünde merkezî iradesinin İran olduğu Şii Antiemperyalizmine dayalı bir PERS hegemonyası
d) Müesses bir yapı güdücülüğünden mahrûm ehl-i sünnet dev halk yığınlarının –farkında olmadan- aradığı ve hayalini yaşattığı ismi konulmamış İSLAMÎ BÜYÜK DOĞU PROJESİ.
Özetle şöyle idi:
a) Anglo-Sakson Devletlerin güdücülüğünü yaptığı BOP diye meşhur olmuş proje
b) Siyonist beynelminel sermaye ve devletinin (İsrail’in) güdücülüğünü yaptığı Parçalanmış Ortadoğu Projesi (POP)
c) Pers-Şii güdücülüğünde merkezî iradesinin İran olduğu Şii Antiemperyalizmine dayalı bir PERS hegemonyası
d) Müesses bir yapı güdücülüğünden mahrûm ehl-i sünnet dev halk yığınlarının –farkında olmadan- aradığı ve hayalini yaşattığı ismi konulmamış İSLAMÎ BÜYÜK DOĞU PROJESİ.
Bu
projelerin statik olduğunu, isimlendirmeler değişse bile ruhunun
değişmeyeceğini özellikle hatırlatmak isterim.
Burada
kritik soru; Anglo-Sakson aksı üzerinde hareket ederken, kendi adımıza hangi
projenin hesabında olduğumuz ve bu projenin bağlısı bulunduğumuz “iman kutbu”nu
hangi “ideolojik sistem”le hayata taşımak idealine bağlandığımızdır?
“İmralı
Sürecinin Gösterdikleri” yazı dizimin, ikincisinde de bu konuyu gündeme
getirmiş ve Hilal Kaplan vesilesiyle şu soruyu sormuştum:
“Hilal Kaplan’nın duygu ve amaç birlikteliği, eğer kuru bir “Kürt-Türk kardeşliği kulağa hoşgelen bir sadâdan
fazlasıysa” demekten ibaret kalacaksa vay bizim halimize!?..
Ben sorayım Hilal Kaplan’a “kulağa hoşgelen bir sadâdan fazlası” nedir?”
Daha açık şekilde
ifade edersem
“Biz
ehl-i sünnet müslüman dev yığını olarak hangi projenin güdümünde ve
hayalindeyiz?!..”
Duyguda
İslamî bir dev bir yığın iken kendimize ait bir “yeni dünya düzeni” iddiamızın
müşahhas teklifinden mahrûm olmamız normal midir?
Bu
bakımdan Salih Mirzabeyoğlu ve Necip Fazıl Kısakürek’in ümmete hizmet
noktasında neyin mimarı olduğunu ne zaman anlayacağız? Ve niçin mahkûm edilip,
itibarsızlaştırılmak istenildiklerini!..
Bizim
“mahalle”ye soruyorum ne zaman kafanızı dönüp bakacak ve bize ait “duygu ve
gaye” birliğini müşahhas bir kalıba dökmüş olanların “FİKRİ”ne, dolayısı ile
kendilerine de sahip çıkacağız?..
Veya
niye hakkıyla sahip çıkamıyoruz?
@umeyrtürki
Notlar:
1) Açıkca söylüyorum bu sorular
Başbakan’a da... “Yalvaran Mektuplar” başlığını atanlar ve buna zıplayanlara
nazire olsun diye ilave edeyim “yalvaran mektup” nasıl oluyormuş görsünler!.
2) İmralı-Ankara hattının kurulabildiği
bir vasatta, Bolu-Ankara’a hattı niye kurulmuyor?
3) İlk 2 madde kale alınmazsa, “Benim
Gözümde Menderes” eserinin sonunu hatırlatırım. Bize bir ağıt daha yazdırmazlar
umarım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder