15 Haziran 2013 Cumartesi

TÜKÜR ŞU DEMOKRASİ ZOKASINI!..

Zokayı yutmuş balık gibisin kardeşim, inan balık gibisin. Kuyruğun kurtulmak için kırk tarafa sallanıyor, milli görüş, nizma-ı alem, yeniden büyük türkiye, yeni osmanlı, milli devlet,nurculuk vs vs vs. Ama kafan daima sabit "demokrasi de demokrasi"!.. Mahkûmiyetini görmüyor musun? Sarıyor emperyalistler makarayı.. 

12 Haziran 2013 Çarşamba

FAİZ LOBİSİNİN İÇ YÜZÜ -Ne Nasıl Olmalı-



1) Erdoğan'a diz çöktürmek isteyenler, makûl ve masûm talepleri hareketlendirmek şuurundadır. Erdoğan'ın da makûl ve masûm talep sahiplerinin kullanılmasını engelleyecek bir şuur sahibi olması gerekir. Yaraya sinek konar!.. Niye konuyorlar diye şikayet etmek sineği tanımamaktır.
2) Batıda Anglo-Saksonlar ile Siyonist blok arasında süren hegomanya mücadelesinin açtığı "hayat alan"ı sayesinde varlığını muhafaza edebilen Erdoğan'ın, Siyonist bloğun belirleyici güç olarak öne çıkmasıyla birlikte HEDEF haline geldiği açıktır. Obama ile Erdoğan'ın Partileri değil, kendileri hedeftir. Bunu açalım;
3) Siyonist blok 1000 yıllık bir tecrübe sayesinde özellikle son 150 yılda, devletsiz ama devletler üzerinden iş görmenin dehasına ermiş dünya çapında örgütlü bir güçtür. Bu örgütün ana unsuru devasa "sermaye ve servet birikimi"dir. Bu "sermaye ve servet" klasik bir menfaat güdüsüyle hareket etmez. Aksine gayet ideolojik hedefler adına kullanılır. 
4) Erdoğan'ın "faiz lobisi" dediği bu örgüttür. Bu örgüt Erdoğan'dan iktisadî sebeplerle veya hedefler bakımından rahatsız değildir. Aksine Erdoğan'nın iktisadî güç devşirme hamlesinin zıt bir ideoloji adına trampa görevi görmesi ihtimalinden rahatsızdır. 
5) Aynı blok, Anlgo-Saksonların "yeni dünya düzeni" tezini de hedef almaktadır. Bu tez liberal-demokratik devletler birliğini savunuyor. Bu bir yönü ile koordineli devletlerin küresel "sermaye" sınıfına boyun büktürmesini gerektiriyor. Bu sebeple Obama'yı ikinci dönemde zayıf düşürmüş bulunuyorlar. Ve yıpratmaya devam ediyorlar. Eş zamanlı olarak Türkiye'de de "liberal-demokratik devlet birliği"ne dayanarak iş görmeye çalışan Erdoğan'ı da yıpratıyorlar.
6) Erdoğan'ın dayandığı bu tez, O'nun emperyalistlerle işbirliği yaptığını düşündüren sonuçlarıyla ülke içinde de tartışmaların kaynağını oluşturuyor. Kullanıyor mu, kullandırıyor mu tartışması sürüp gidiyor.
7) Anglo-Sakson tez, özellikle Obama'nın güç kaybetmesiyle birlikte belli oranda bir uzlaşma ve nefeslenme ihtiyacı ile boyun büktükçe, Erdoğan dış istinat noktası bakımından yanlızlaşıyor.
8) Bundan önce ülke içi vesayet rejimi olan kemalist-ulusalcı yapı, tek başına dünya vesayetini elinde bulunduran bu siyonist bloka dayanıyordu. 1999 yılından sonra küresel vesayetteki siyonist tekel Anlgo-Sakson irade tarafından kırıldı. Anglo-Saksonların kendi görüş ve hayallerine uygun bir partner olarak özellikle Ortadoğu'da mutedil müslümanlığı tercih etmeleriyle birlikte, Türkiye'de var olan iç vesayet rejimi de bu yönde kırıldı. İslam Dünyası'nda demokrasi ile uyumlu bir iç dönüşümün kendilerini de hedefe oturtan sert güç ve kaos taraflısı siyonist tezin zararlarından koruyacağını düşünüyorlardı. İşte Erdoğan bunu fırsata çevirdi. 
9) 1999 sonrası yaşanan bu değişim ve kırılmaya karşı ABD küresel siyonist blok tarafından ekonomik olarak bir operasyona tabii tutuldu. Abd'de, Erdoğan'ın "faiz lobisi" dediği yapı, bütün faiz açığını kendi hanesine yazarken faturasını devletin sırtına yükledi. Obama bu şartlarda mücadeleyi sürdürdü fakat siyaseten yıprandı. 
10) One minute ve Mavi Marmara hadiseleriyle İsrail'in terbiye edilmesi karşı hamlesi bu aşamada gerçekleşti. 
11) Arap Baharı, Ortadoğu ve Afrika'da var olan birikmiş gerilimi Anglo-Saksonlar tarafından tahmin edilemeyen sonuçlarıyla açığa çıkardı. Erdoğan doğrudan askerî müdahalelere karşı çıkarken, demokrasi tavsiyesinde bulunmaya devam etti. En nihayetinde yayılan demokrasilerin memnun ettiği halkların gözünde Erdoğan bunun Türkiye'nin tesir sahasının genişlemesi demek olduğunu biliyordu. Bunun yanında Anglo-Saksonlar ilk belirtilerle birlikte tereddütler içinde izlemeye çekildi.
12) Ortadoğu ve Afrika'da demokratik açılım sürerken, Türkiye içinde de "ileri demokrasi" bayrağı altında kürt meselesine el atıldı ve kemalist-ulusalcı tarihin kirli sayfaları tartışmaya açıldı. Abdullah Öcalan'da bu gelişmeleri okudu ve sürece olumlu cevap verdi.
13) Sonuçta 1999'dan bu yana Anglo-Saksonlar tarafından desteklenen demokrasi rüzgarından çıkan civciv geliştikçe baba horoz şeklinde gitgide ivmelenerek İslamî bir muhtevaya kıvrılacağını belli etti. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Bu durum Anglo-Saksonları ürküttü ve Siyonist blokla kısmen yaklaştırdı.
14) İşte bu yakınlaşma neticesinde, bu sürecin ortaya çıkardığı genişlemeyi displine etmek ve sindirmek için frenlenmesi kararı alındı.
15) Bu fren Suriye sürecinde gerçekleşti. Türkiye'nin Anglo-Sakson mutabakatı gereği Esed'e ihraç etmeye çalıştığı demokratik reform hamlesi sürerken, Esed'in sıkı "u" dönüşü gerçekleşti. Suriye'de halk ayaklandı. Anglo-Saksonlar ve Siyonist blok Suriye'yi feci ve korkutucu bir "İBRET LEHVASI" olarak arafta tutma yolunu benimsediler. Erdoğan sıkıştı ve terk edildiğini anladı. BM'in adil olmayan yapısıyla sorgulanması gerektiğini daha yüksek sesle söylemesine rağmen rüzgarın kesildiğini anladı.
16) Anglo-Sakson ve Siyonist blok'un bu yeni konsensüsüne karşı ayak direten ve en son Abd ziyaretinde Anglo-Sakson iradeyi ikna etmeye çalışan Erdoğan böylece bunun imkânsız olduğunu ilk ağızdan teyyid etmiş oldu.
17) Erdoğan'ın tam bağımsız bir iradeyi müşahhas olarak ortaya koyamamasına rağmen ayak diretmeye devam etmesi sebebiyle Erdoğan'ın terbiye edilmesi ve test edilmesine karar verildi. 
18) Bu terbiye ve test edilme kararının Türkiye'de iki aktörü hedeflediğini görüyoruz. Bunlardan birincisi Ak Parti değil, bizzat Erdoğan'ın kendisi!.. İkincisi ise milletin kendisi!..
19) Bu amaçla eski vesayetin ana akımı olan kemalist-ulusalcılar, siyonist blokla bağlantılı olan yerli sermaye, liberaller, bunların parti içi uzantıları ve zayıf halkaları, parti dışı olmakla birlikte dışarıdan tahkim etme ve yönlendirme görevi üstlenen islamî topluluklar "daha fazla demokrasi" "istibdat-diktatörlük" gibi ideolojik esaslı olmak üzere devreye sokularak nabız alındı. 
20) Alınan nabza göre, Erdoğan ve milletin duyguda ve sezişte tam olduğu fakat ideolojik olarak boş olduğu görüldü. Rest vardı ama tümüyle politik bir restten ibaretti. 
21) Bu durumda "demokrasi" üzerinden ideolojik olarak bağımlı, politik olarak ise bu ideolojik sistem içinde olmak kaydı ile  bağımsızlaşmaya çalışan bir tipolojinin fotoğrafı alındı.
22) Önümüzdeki süreçte belirleyici olan esasın, Erdoğan ve milletin bağımsızlaşma duygusunun ideolojik çapa varıp varamayacağında düğümlü olduğunu göreceğiz. Bizim bu konuda ne düşündüğümüzü merak edenler önceki yazılarımıza bakabilirler. 
23) Esas belirleyici olacak olan bu hususta, desteksiz ve sahipsiz bırakılmanın bahanesine sığınma durumu oluşmasın diye, ayrıca akılda olmayanı akla düşürme sorumluluğumuz gereği olarak da, Erdoğan'ı cesaretlendirmemiz gerektiğini de belirteyim. 
24) Millete düşen bir borç olarak stratejik ve politik olarak doğru tavrın bu olduğunu düşünüyoruz. Erdoğan'ın bunun mukabilinde "Ayasofya","28 Şubat Mağduriyet"lerinin giderilmesi ve hasretle beklenen "istikamet" şuurunun diğer tezahürlerini müşahhas planda göstermesi de, O'nun açısından stratejik ve politik olarak doğru tavır olacaktır. Aksi halde kendi düşen ağlamaz hakikatli sözünün yad ettiği figürler listesine dahil olması kaçınılmaz gözüküyor.
25) İnşallah duasıyla izliyor ve bekliyoruz!.. Elbette kaz gibi değil gereğini belirtmiş olarak.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Salih Mirzabeyoğlu'ndan Başyücelik Devleti ve Liberal Demokrasi..

BAŞYÜCELİK DEVLETİ
-Yeni Dünya Düzeni-
Salih Mirzabeyoğlu


TAKDİM
Mümin, beş türlü şiddet arasındadır: Müslüman kardeşi onu çekemez. Münafık ona buğz eder ve sevmez. Kâfir onun canına kasteder. Kendi nefsi onunla uğraşır. Şeytan onu şaşırtmaya çalışır.

Yukarıdaki hadîs'in çerçevelediği beş şiddetin her birinden ayrı ayrı pay sahibi olarak sürdüğüm ömür, ilk üçüyle şahsımda Büyük Doğu-İbda erlerine mahsus bir hakikati tecelli ettiriyor ki, şükrün izhârı hâlinde belirtmeliyim:
-"Aslan meclise geldiği zaman, tavşan, çakal ve köpek titreşme müşterekliğinde bir olur!"
Herkes kendi zaviyesinden ayrı ayrı görüyor ki, biz bu işin ne fikir ve ne de fiil olarak şakasında değiliz... "Boşgörü"yü "hoşgörü" adı altında pazarlayan "mamacı" tipi değiliz... "Cek" ve "cak" gibi nisbet ekleriyle ıslâm davasının "fikir" ve "aksiyon" cephesini daima uzak istikbâle ısmarlayan ve daima "çile" ve "risk"ten kaçan "teyze adam" tipinin tersine, idealizmin ne demek olduğunu kaskatı bir vakıa hâlinde meydan yerine dikeniz... Gözümüz, büyük ıslâm inkılâbında... Başyücelik Devleti?..

Dünyada bugünkü siyasî ve içtimaî ihtilaçların bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak ve bütün tarih seyri boyunca kendi nefs muhasebemizi dibine kadar yapmış, kendimizi bütün zaaflarımız ve kuvvetlerimizi tespit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, mefkûre ve nizâm yekpâreliği içinde yeniden doğmamız lâzım... Dünya ne oluyor ve biz ne olacağız? Boşlukta mekân işgal etmek hakkımızı hangi şahsiyetli dünya görüşüne istinad ettireceğiz ve manevî "Ortak Pazar"a hangi öz malımızı sürebileceğiz? Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra "Yeni Dünya Düzeni" adı altında rakipsiz olarak pazarlanan eski liberalizm ve demokrasi nizamı, başta Amerika ve yamacında Avrupa'nın patronluğunu tescil mahiyetinde hükmünü hâkim kılmaya çalışırken, kâfirlerin gönüllü alçaklığı bir yana, "onu babam da bilir!" hesabı kuru kuru "İslâm!" demek yeter mi? Elbette İslâm; ama "nasıl" ve "niçin"ini göstermek şartıyla!..

İdeal, eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayâl ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise, ideal de bir kalbdir... Küçük ve miskin fikre dayanan hiçbir arzu, heves, merak ve davranış, ideal olamaz. Bir şeyin ideal olabilmesi için, mutlaka cemiyet plânında ulvî bir oluş ve erişe göz dikmesi lâzımdır... Her ideal bir gayedir; fakat her gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez... Sözkonusu hikmetlerin toplamı hâlinde biz, beyin ve kalb bir arada, İslâm davasının eşya ve hadiselere nakşı işini "nasıl" ve "niçin"i ile sistem bütünlüğünde göstereniz... Dünyada tek örneğiz... Biz: Büyük Doğu-İbda... Bu çerçeve içinde eserimi takdim ederim: Başyücelik Devleti... Ve, Yeni Dünya Düzeni!..

Aslında "Başyücelik Devleti" bahsi, Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü'nün işleniş gayesi ve bütün mevzularını toplayan ana sütunu; yani İdeolocya Örgüsünün tâ kendisi... Ne var ki, gözönünde duran eşyanın kayıp olması gibi, etrafında işlenen mevzuların içinde gaib oldu ve uyudu kaldı... Bahsi alıyorum ve malûmu meçhullükten kurtarmak ve elbette kullanılmak üzere yapılmış bombayı cemiyet meydanında patlatmak şeklinde, işliyorum... Umulur ki, meselelerin seyri ve ıslâmcı mücadelenin müşahhas hedef ve gayelerinin tesbiti hususunda yepyeni bir bakış getirilmiş olsun!..

Demokrasi ve liberalizmden, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı ve Avrupa Ortak Pazarı'na kadar; fikir ve kuruluşlar plânında içiçe bir yumak olarak şekillendirilen "Yeni Dünya Düzeni", Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'nın birbirleriyle rekabet ortamı içinde de olsa bizim gibi ülkelere biçtikleri parya statüsünde müşterek, bir hegemonya sistemidir... Elbette "hayır!" diyoruz: Ülkemizden başlayarak teklif ettiğimiz "Yeni Dünya Düzeni"miz ile!..

NECİP FAZIL KISAKÜREK'TEN "DEMOKRASYA"YA MERSİYE!..

DEMOKRASYA
· Komüniste göre, kendisinin âlenen ve her vasıtayla propaganda yapamadığı, yapınca da kitleleri arkasından sürükleyemediği, zira, tagallüp ağalarının güneşi zindanlarda hapsettiği ve meydanlara çıkarmadığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi, de diktatördür.
· Yahudiye göre, millî iktisat ölçülerinin beslendiği, millî bütünlüğün gizli istismarlardan korunmasına çalışıldığı, yani millî bünyenin korkunç bir yeniçeri gibi ekalliyet cellâdı olmakta devam ettiği ve insaf diye bir şey tanımadığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Dönmeye göre, milletle hükûmet arasında uygunluğa doğru gidildiği, resmî dairenin millî iradeyi temsile başladığı, bu yüzden en azîm bir felâkete yol açıldığı, hakikat ışığının ebedî bir kargaşalık ve çarpışmadan doğduğunun unutulduğu, felâketin biricik devası olarak milletle hükûmet arasındaki bağların törpülenemediği, liberalizmanın başını alıp yürüyemediği, kısaca millî bünyede birliğe gidildiği her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Masona göre, hurafelere inanmanın devam ettiği, ırk ve kavim safsataları içinde halkın tereddiye götürüldüğü, millî sâfiyenin mukavemet edebildiği, gizli Yahudi saltanatının ferdî ve zümrevî sermaye terakkümüne yol bulamadığı, neticede geniş ve cömert insaniyet dururken, insanların millet ve taassup bataklığından çırpınmasına göz yumulduğu, açıkçası beşerî aşk ve beynelmilel kemale pranga vurulduğu her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Garp hayranı züppeye göre, şahsiyet diye bir şeyin hâlâ ağır bastığı, maddî ve manevî yerlilik diye bir ölçüye bağlı olanların yaşadığı, şu bunak dedenin daima evin üst katında öksürmekte devam ettiği, Amerikalıya kendi kendisinden şüphe ettirecek kadar Amerikalılık gayretinin bir türlü takdir edilemediği, demek ki müzelerdeki balmumu tiplerin ellerindeki kırbaçla insanları güttüğü, insanların başına yular arandığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Halk Partiliye göre, eski hesaplara el atılmak ihtimalinin belirdiği, inkılâbın tenkidine müsaade edilmek gibi vahşî bir küfre meydan açıldığı, eski bir Başbakanın «inkılâp yobazları» diye ortaya bir tabir attığı; bütçe tanzimi, menfaat taksimi, adalet tevzii işinin kendilerinden başka ellere geçtiği, nihayet milleti yoktan var edenlere karşı en ağır nimet küfranın işlendiği ve en ağır eşkıyalığın hüküm sürdüğü her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· İslâmiyet düşmanına göre, 163 üncü maddeye rağmen camilerde Allah ve Resûlünün büyüklüğünden bahseden âyetlerin cehren okunmasına müsaade edildiği, «Allahtan kork!» sözünün göz göre göre takip edilmediği, böylece vatan hainliğinden büyük suçların örtbas edildiği ve böylece sınıfî tahakküm ve ruhî dolandırıcılığın çeteleştirildiği her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Deyyusa göre, Türk kızlarının millî ve mücerret mânalariyle cihan avrat pazarlarına sürülmesine zıt sesler çıktığı, bu seslerin boğulamadığı, millî infial çapına yükseldiği, neticede güzellik, (estetik) ve serbestliğin bu kadar ağır bir zulüm altında inletildiği yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Verem mikrobuna göre, uzvîyetteki müdafaa unsurlarının kuvvetli olduğu, hemen zavallı mikroplar üzerine çullandığı, onları boğduğu, gıdasız bıraktığı, bir kese içinde adaletsizce zaptettiği her bünyede demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Hırsıza, yankesiciye, kaatile göre, polisin bulunduğu yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Şu halde demokrasya, her bâtılın tek tek hayat hakkı ve oluş hürriyeti aradığı bir zemin olduğuna göre, bu bâtıllardan her birinin gözünde, öbür bâtıla yer verildikçe eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
· Gelin siz, şimdi bu şartlara göre demokrasya nerededir, nedir ve nasıldır, hesap edin!
Müslümana gelince, zaten demokrasyayı aramaz ve sormaz. Zira onun, hakikati «tek» de bulmak yerine «çok» da aramak ve ebediyen kaybetmek sistemi olduğunu bilir, aradığı şeyin de kendisinde değil, İslâm'
da olduğuna inanır.

(İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. baskı / s.499-500-501-502)

NOTLADIM TARİHE HATIRLATMAK ÜZERE!










Maddeler halinde Küresel Vesayet ve Demokrasi..
Abdullah Kuloglu
1)Taksim hadiseleri, devirme amaçlı değildir, bir meydan okumadır! Bizsiz bir şey değilsin dediler.
2) Taksim hadiseleri üzerinden TR'nin ekonomik büyümesi hedeflendi sözü tam bir safsatatır. Ama karşı propaganda olarak tercih edilmiştir
3) Küresel Vesayetin meydan okuması devirme amaçlı veya ekonomik değil, ideolojik terbiye ve yönlendirme gayelidir!..
4) Küresel Vesayetin gayesi; Erdoğan'a çoğunlukcu değil, çoğulcu demokrasi, yani ileri demokrasi dayatması yapmak ve buna zorlamaktır!..
5) Küresel Vesayeti bu yolla "yeni dünya düzeni" kapsamında mevcut kazanımlarını derinleştirmek ve kökleştirmek derdindedir..
6) Küresel Vesayet,TR'nin çoğulcu bir demokrasiye geçişini -iktisadî olan da dahil- hayatî ve bölgesel bir çıkar meselesi olarak görmektedir
7) Erdoğan'ın çoğulcu, yani iktidarını paylaşıma açan bir rejime kendisini kapatması asıl aşılmak istenen hedeftir!..
8) Havalimanı, 3 Köprü vs şeklindeki itirazlarla küresel vesayetin alakasızlığı açıktır, aksine tasvip ettikleri şeylerdir..
9) Bu tip itirazlar şizofren sol-kemalist muhalefetin olsa da, küresel vesayet açısından sadece bir trampa kıymetindedir, esas bu değildir!.
10) TR ve tüm bölge çoğulcu yani müdahaleye açık, kontrol edilebilir bir "ileri demokrasi" içinde boyunduruğa alınmak istenmektedir.
11) Erdoğan'ın bu bakımdan "ileri demokrasi" aleyhine attığı tüm merkezileştirme hamleleri, isterse demokrasi içi olsun, red edilecektir!..
12) Erdoğan'ın demokrasiyi eğip büken merkezî kişiliği bu bakımdan küresel vesayetin istemediği bir şeydir!..
13) Erdoğan'ın başkanlık sistemi talebi, idarede toplu irade zaruretini görmesindendir, ileri demokrasi laftır ve bu desteklenmelidir!..
14) Erdoğan başkanlık sistemini bu bakımdan sistem içi en uygun versiyon olarak görüyor, fakat bunun yetersiz olduğu bir gerçek!..
15) Son olarak çekişme sürerse, eninde sonunda sistem sorgulaması kaçınılmazdır, TR rejimini değiştirmeldir!Demokrasi Doğu'ya uygun değil!.

7 Haziran 2013 Cuma

Erdoğan'nın Şifası 28 Şubat ve Bir TÜYO!..


                                    






Taksim olaylarının başlangıç döneminin ve saf "yeşilciler" yönünün masûm ve makûl olduğu konusunda konsensüse varılmış görünüyor. Fakat sonrasında bu olayların bir tertip işi olduğu konusunda Ak Partililer ile karşıtları arasında bir tartışma kopmuş durumda. Erdoğan da bizzat bu tartışmanın tarafı olacağını havalimanı konuşmasında faiz lobisini hedefe koyarak gösterdi.

Bu arada Gülen Cemaat'inin - ki Nurcu olmadıkları kanaatimi ekleyeyim- bu olaylar vesilesiyle Erdoğan karşıtı cepheye dahil olduklarını inkârı kabil olmayan çapta görmüş olduk. Yıllardır fitneci olmaya kadar varan bir itham altında tutulduğumuz bu konuda şimdi Erdoğan'nın yanında duranlardan bir kısmının gözünün açılması kaçınılmaz hale geldi. Elbette saf "gülenciler"in masûm ve makûl olduğu konusunda konsensüse varmak kaydı ile..

28 Şubat Darbesi'nin destekçilerinin bu tertip altında böylece toparlandığını söyleyebiliriz.

5'li çetenin "Boğaziçi Sermayesi" temsilcileri, Sendika ağaları, çeşitli sendikalar, dernekler, yargı oligarşisi, medya ve finans tekelleri ve bütün bunların şemsiye partisi olarak CHP bir bütün halinde bugün de Erdoğan'ın "diktatör"lüğünden dem vuruyor.

Bu arada Ankara'da 28 Şubat Soruşturması'nın ilk iddianamesi olan askerî ayağı ile ilgili dava kabul edildi. Diğer ayakları ile ilgili soruşturma ve araştırma devam ediyor.

Bir taraftan son olaylarda ki "iç" tertipçilere dair delillerin araştırılması ve hem de 28 Şubat Darbesi'inin faillerinin yargılama konusu edilmesinin üst üste bir pişti durumu oluşturacağı gayet açık.

Taksim olayları vesilesiyle karşıtlarının kirli ilişkileri üzerine gidecek olan Erdoğan'ın "diktatör-istibdat" yollu şimşekleri üzerine toplayacağı da bir bedahat. Erdoğan'ın bütün Türkiye'yi kucaklama ve sadece bir tarafın Başbakanı olmama adına  mukaddesatçı camia dışında olanları geriye bırakarak gösterdiği yoğun çabaya rağmen durum budur. Erdoğan'a mukaddesatçı camianın serzeniş ve tenkidlerinin kaynağını da bu tavır oluşturuyor.

Dolayısı ile hem Erdoğan'ı peşin ve karşılıksız olarak destekleyen mukaddesatçı camianın yaşadığı ızdırapların giderilmesi ve hem de Taksim olaylarının "iç" tertipçilerinin HUKUK önüne çıkartılması için en salim ve uygun yol 28 ŞUBAT DARBESİNİ MERKEZİNE ALAN bir ADALET hamlesine omuz verilmesidir.

28 Şubat Darbesi'ne dair yapılan soruşturmanın displinli bir biçimde derinleştirilmesi için hükümetin yargıya bütün istihbarat birimleriyle destek vermesi ve yargılama sürecini hızlandırması gerekir.

Böylece binbir başlı bir ahtapot gibi kırk kollu iç vesayet odaklarının bütün ayakları felce uğratılmış olacak, mağdurların mağduriyetleri giderilecek, bunun yanında son Taksim Olaylarını siyasî bir linç girişimine dönüştürmek isteyen ve milletin başına bela olanların beli kırılacaktır. Olayların sadece faiz lobisi işi olduğunu söylemek belki politik bir propaganda olarak anlamlı görünebilir. Fakat bunun sadece ahtapotun bir kolu olduğu unutulmamalı.

Şunun anlaşılması lazım, Erdoğan 28 Şubat'ın GÖLGESİ altında saklanan bu ahtapotun ciğerini deşmeden, hedef olmaktan kurtulamayacak!.

Erdoğan'ın şifası 28 Şubat'ta!..





21 Şubat 2013 Perşembe

İKTİSADÎ KAVRAMLAR ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER



(Ahlâk, İktisat ve İdeoloji)

Aynı aslın tezahürü olması bakımından liberal iktisadî sistem ile marksist iktisadî sistemin temel çelişkiyi temsil ettikleri tezi artık geçerliliğini yitirmiş bulunuyor. Yüzyıl sonuna kadar insan varlığını iktisadî unsurların yedeğinde ele almak zihnî çarpıklığı, bugün insan varlığının en büyük tehdidi olarak ele alınabiliyor. En azından bunun imkânları oluşuyor.

İnsan bütününü, insanî tezahür alanları olan şubelerinde kaybettiğimizi, temel meseleyi örtbas ettiğimizi kabul etmek durumundayız. Bu bir cinayetti.

Ele alınan konu ne olursa olsun, bu parçalanmışlığı rahatlıkla görüyoruz. İnsan servet ilişkisi, insan kıymet ilişkisi, insan değer ilişkisi ve insanın cemiyetle ilişkisi denildiğinde, asıl mevzunun insana nisbetle ele alınabilir bir şey olduğu, kısaca alemde insan varlığının hakikatine dair konuşulması gerektiği anlaşılmalı.

İnsanı ve dolayısı ile cemiyeti, iktisadî unsurların bir türevî olarak ele almak ile, iktisadî unsurları insanî hakikatin gerçekleşme imkânları olarak ele almak arasındaki keyfiyet farkı ortadadır. Birincisinde, insanî hakikat, insanî faaliyet sahalarından olan iktisattan devşirilebilir bir unsur haline getirilmiştir. Adeta iktisadî faaliyet ve dayandığı meta unsuru, insanın menşeî, varlığının açıklayıcısı, faaliyetlerinin takip edilmesi zorunlu kaderini tayin hususlarında konuşan, hâkim bir unsur olarak ele alınmıştır. Meta adına konuşanın kim olduğu ve hangi anlayışa bağlı olarak konuştuğu meselesi bir tarafa, bu durum insanın metaya köleliğidir. Metaya ihtiyaç duymakla, metaya kölelik farkı göz önünde bulundurulmak kaydı ile, liberal iktisadî sistem ile marksist iktisadî sistem, temelde bu köleliğin sistemleşmiş halleridir. Bu işin bir yönü olmakla birlikte, tezatlı bir ifade gibi algılanabilecek şekilde, her iki sistemin de aslında meta vasıtasıyla veya meta perdesi altında, şuurlu ve şuursuz aynı insanî anlayışa bağlı oldukları söylenebilir. Bu bakımdan meta köleliği, metaya duyulan ihtiyacın bir istismarı, bu ihtiyacın bizatihi varlık gayesi yolundan saptırılmış halidir. Bu haliyle söz konusu olan birinci derecede inanın insana köleliğidir. Dikkat edilirse bu derecede, iktisadî unsurun, insanî hakikat anlayışına bağlı olarak değerlendirilmesi ve sistemleştirilmesi söz konusudur ki, bu başta yaptığımız keyfiyet farkı vurgulamasını bir yönüyle çelen bir durum gibi gözükmektedir. Bu yeni durumda bizim benimsediğimiz tezin düzünden ifade edilmesi imkânı doğmaktadır. Ele alınan konu ne olursa olsun, insanla alem ilişkisi, insanın insan hakkındaki kabullerinin, yani imanının tezahür zemini olarak, insan aslına bağlı arazdırlar, yani ele alınışı bakımından.

Durumun her halükarda bu şekilde olduğu hakikati, bu hakikatin farkında olunduğu manasına gelmemektedir. İnanılan şey, kendini doğrulayan ve besleyen bir bünye oluşturduğu andan itibaren, sistem içi unsur olarak herşey,  alemi kendi gerçekleşmeleri boyunca kendisine şahit kılmaktadır. Toplumun genel anlayışı haline gelmiş bir sistemin, yani insan anlayışının, belli ve tayin edilmiş davranış formları kazandırdığı, bunun eşya ve hadiseler karşısında kemikleşmiş bir ahlâk oluşturduğu, meselelerin çözümüne dair talî başarıların mümkün hale geldiği, bu yolla sisteme bağlı toplum ahlâkının doğrulandığı bir “Doğru Ahlâk”ın hayatiyetini sürdürdüğü gerçeği, bizi talî başarıların veya hayatiyetin ölçülerince sınanmış birçok İnsan Anlayışı ile karşı karşıya getirir. Politik sahada tezlerin doğrulanması maksadıyla ortaya atılan unsurların adeta belirleyici tek unsurmuş gibi sunulması da bu aldatıcı güven duygusundan gelmektedir.

İdeolojinin unsurları kendi için kılması keyfiyeti olarak bünye meselesi, tek başına bir doğruluk durumu değildir. Kanserli hücreler de kendi içinde bünye olmasına rağmen, vücut bütünlüğü aleyhine oluşlarıyla, hastalık olarak vasıflandırılmaktadırlar. Galip durumda kanserli hücrelerin boşluğa düşerek kendisini de iptal etmesine kadar bu durum devam etmektedir.

Kapitalist ve Marksist anlayış bu manada iki tür kanser gibidirler. Yani unsurları kendi için kılmak keyfiyetine haiz bünye haysiyetine sahiptirler. Karmaşık yapıları gereği gelişkindirler. Bünye içi bünye durumundadırlar. Yani doğru bünyenin varlığı ile varlığı mümkün olanlardır.

Metaya yani mala muhtaçlığın varlığı, onu elinde toplayanların, ona ihtiyaç içinde olanları kendine muhtaç kılmasıdır. İster devlet elinde, ister şahıs elinde, isterse bir topluluk elinde (sınıf elinde) toplanmış olsun, isterse bunların karması şeklinde organize edilmiş olsun, malın, yani değerin toplu bir iradeye bağlanışı, insanın insana bağlanışıdır. Daha doğru ifadesiyle insanın belli bir insan anlayışına bağlanışıdır. Bu durumda ya insan vasıtasıyla, vasıta olan insanı aşan bir iradeye bağlanmak yada bağlanılan insanın bizatihi kendisine bağlanmak söz konusudur. İnsanı ister pratikte ister teoride kuru metaya bağlayan anlayışın fikrî tezahürü olarak politik iktisadî düzen, insanı kuru metaya kul köle eden, varlığını kendi varlığı için kılan narsist ve bencil bir durum ifade eder.

Mala muhtaçlık, mal vasıtasıyla Mutlak Varlığa olan muhtaçlığın görünmesi için gerekli arazdır. Malda tezahür eden ihtiyaçlık durumunun bu aslî karakterine tezatsız uygunluk durumu, bunun kabulü, yani buna imandan başlayarak, bu kabul ve imanın fikrî sistemi ve uygulaması ile carî kılınması ve her daim bu kabul ve imana bağlı olarak yenilenmesi bütünlüğü, GENİŞ VE KÂMİL manasıyla “Ahlâki Rejimi” ifade eder. Ahlâkın bünyeleşmesi bu duruma göre, Mutlak Varlığın iradesine ram olmuş insan iradesinin, dışa doğru tamimleşmesi, unsurları Mutlak Varlık için kılmasıdır, yani kendisi için! Bu ideal durumda unsurları kendi için kılan insanî hakikatin bizzat kendisinin Mutlak Varlık için oluşu tezahür eder. Böylece hakikatte Mülkün Mutlak Varlığa ait oluşu ve bunun insan eliyle gerçekleşmesi aksiyonu zuhur eder. 

Dışa doğru tamimleşme, doğru düşünce faaliyetini şart koşar. Doğru düşünce faaliyeti, doğru düşünceye göre fikir değil fikirdendir. Fikirden olanın fikre uygunluğunda zahirî uygunluk, onu dillendirenin hali –iç oluş-u ile uygunluğu demek değildir. Eğer dış oluş olarak fikrden olan, fikre nisbetle –iç oluş-un tezahürü şeklinde uygun ise, fikrden olan fikirdir. O değil Ondan, bu yüzdendir ki O dediğimiz durum ancak yapılan işin hale uygunluğuncadır. Bu yüzdendir ki ikinci derece "O" keyfiyeti, iç oluş şartına bağlıdır, yani –hal-e.  Ondan olan O’na varmak için ele alınmadıkça, Ondan olduğunun bilinmesi bilgi olarak doğru, fakat faaliyet olarak yanlıştır!

İdeolojik eğitim, her şeyden önce ideolojinin bağlı bulunduğu “Ahlâk”a vardıran bir yol olarak ele alınması gerektiği şuuru ve haliyle başlamalı. Tersinden bir misalle; Markolog olmakla marksist olmanın aynı şey demek olmadığı hatırlanmalı.

Azim Ahlâk yolunda gerekli unsur olarak ideoloji ve ona bağlı siyaset, Azim Ahlâktan beslenen batinî çabayla hayatiyet kazanır. Daha doğru ifadesiyle ideolojik mücadele, sanıldığı gibi pür fikrî bir mücadele değil, ahlâki mücadelenin fikrî tezahürü olarak, asılda sırf ahlâki mücadelenin devamı niteliğindedir.